25 Mart 2010 Perşembe

Kitaplarrr ve erkekklerrr

Ne alaka mı?



Ben zaten ne yazsam başlarım birşekil , bitiririm kel alaka..Bu yazıda öyle.

Kitap sever bir ailem var, çok büyük özlemle andığımız babacım vaktinde ne yaptı etti ise bize bu sevgiyi aşıladı. Zorla değil, isteyerek, sevdirerek. Ansiklopediler vardı bizim evde, açar açar karıştırır, hayallere dalardık. Bize oyuncak değil- ki bizim zamanımızda zaten çok çeşit yoktu, bir öğretmen maaşıyla 3 çocuk okutabilen ailemiz için bu tarz harcamalar mümkün değildi- kitap getirirdi. İnşallah benim kızımda okumayı sever. 3 aylıktan itibaren kitap alsamda, en çok harcamayı ona kitap için yapsamda şu an pek fazla düşkün değil ama zaman ne gösterir bilinmez.


Son 3 yıldır, yani anne olduktan sonra sadece işe gidip gelirken serviste, bazen İdil'in keyfi yerindeyse o odasında oynarken onun yanında oturup kitap okuyabiliyorum.

Genelde bir yazar bellerim ve o yazar ne yazsa yutar gibi okurum. Onun dışında arkadaşlarımın-ablamın-yengemin kitap tavsiyelerini dikkate alırım. Genelde kitapları biraz içini karıştırıp alsamda bazen hata yaptığım da olur.

Bu güne kadar sadece Alev Alatlı'nın "Schrödinger'in kedisi" kitabını yarı bıraktım. Kendisinden burada özür dilerim. Konuşmalarını çok beğenerek dinlesemde bu kitabı beni aştı.

Bunun dışında Orhan Pamuk'u çok severim. Yazdıklarını severim, dile getirdiği fikirlerine, kişiliğine karışamam, o kendi yaşamıdır, kendi söylemidir. Benim için o'nun kitapları mühim.

Cevdet Bey ve Oğulları ile başlayan beğenimi sadece Kar ile biraz sarsmıştı ama Masumiyet Müzesi'ni zorrrrla okuduğumu itiraf etmeliyim. İlk yarısı güzeldi de ikinci bölüm daralttı beni..

Son günlerde 6-7 kitabı peşpeşe okudum ve bazı blog arkadaşlarımın okumayı benim gibi sevdiğini bildiğimden benim en son okuduklarımı yazayım dedim. Belki siz de son zamanlarda okuyup beğendiğiniz kitapları bana söylersiniz hı?


Sevmediklerim

Kurt Seyt ve Murka - Göçmenlikten kırılan - 4 tarafımızda başka yerden göçmen olduğundan -beni , vatan hasreti-Bolşevik ihtilali-yeni vatanda tutunma çabası-aile kurma çabası anlatan bu kitap sarsmadı. Ama okunması da gerekliydi bence. Biz yaşımız yetmediğinden dedelerimizden, nenelerimizden o acılı zamanları dinleyemedik. Kimbilir ne hikayeleri vardı. Bu bakımdan Nermin Bezmen hakikaten harika araştırmış, yazmış, belgelemiş, fotoğraflamış ama beni çekmedi. Belki Kurt Seyt'in sevilmesi zor kişiliği, Murka'nın tipik Türk kadını kıskançlıkları buna neden olmuştur. Bilemiyorum.

Başörtüsü altında aşk - Adından ne anlaşılır bilmiyorum ama ben genelde tüm İngiltere doğumlu yabancı -Hintli, İranlı, Arap vs- yazarı çok beğenerek okurum. Bu yazarda bu özelliklere sahipti, tutucu giyim tarzı hicap'ı benimsemiş ama yetiştiği Batı Kültürü'nün etkisiyle aşkı, aşkın getireceği kutsal aydınlanmanın onu dinine daha da ulvi yollardan bağlayacağına inanmış.

Bize çok yabancı olmayan islamiyet kuralları, çöpçatanlık kurumu, evlilik anlayışındaki değişiklik, Batı'nın islama ve müslümana bakışı konuları gibi çok güzel konuları bu kadar kuru kuru anlatan biri daha olamazdı! Misal dinini anlatmak istiyorsan onu anlat, araya Batı'da yetiştim, şurda çalıştım,çöpçatanlık şudur sokma! Ya da çöpçatanlık mı anlatıyorsun, esprili dilini kullan konudan sapma, tam çöpçatanlık ve orda buldukları talibi anlatırken, hop mevzu sabah namazı neden en erken saate kılınmalıdır ona geliyor. Yani ulvi mi kitap yazacaksın, onu yaz, ya da esprili günümüz müslüman kadınlarının eş seçmede zorluklarını yaz, dini kuralları açıklamayı bırak. Ya da ben müslüman olup dini kuralların çoğunu bildiğimden bu bölümler sıkıcı ve gereksiz geldi bana. Tek güzel ve gerçekçi nokta ilk eş arayışına başlayan kahramanın 4-4'lük talip ararken en son 2-4'lüğe bile razı gelmesiydi.

Kül Mevsimi - Pulitzer kazanmış, kazanmasa olurmuş. Bir kadın kahraman var, her eleştirmen övmüş, kitabı sürüklüyor diye, ama zaten tüm karekterler absürd. O kahraman olmasa da kitap yeterince manasız. Klasik Batı yanlızlığı, aile bağlarının olmaması sorunu vs.


Sevdiklerim

Ruh ve Yürek Maeve Binchy ne yazsa okuyorum. Su gibi okunuyor, insanları tahlil edişi, olayları birbirine bağlayışı, zor durumda, çıkmazda olanları cesaretlendirecek şekilde onları düze çıkarması, bunu yaparken herşeyi çok basit ve düz göstermesi ile benim en sevdiğim yazarlardan. Tamam kalabalık yazıyor olabilir, herkes herkesle bağlantılı olabilir ama okutuyor işte! Bonus olarakta okurken İrlanda ve irlanda'lılar hakkında bilgi sahibi oluyorsun.

Tahran'ın Damları İşte beni yanıltmayan İranlı bir yazar! Devrim öncesi yaz 4 gencin hayatının kaygısızca giderken olayların bir anda değişmesi. Ki hiç devrime girmedi bile yazar. İran'lıları anlatırken ki dürüstlüğü, Pers'lerin kültürü, İran'ın gelenekleri bir anda önünüze seriliyor. Damda o çocuklarla gençliğinizi yaşıyorsunuz, roman sizi içine alıp gidiyor.

Genelde Çok Satanları sevmeyen ben bazen yanılıyorum.

Misal Vampir serisi - Meşhur Alacakaranlık dörtlemesi.

Sevdim, yazı dili olarak çok şeyler beklemeyin ama esas oğlandaki romantizm beni teeee nerelere götürdü. Son kitabı hepsinden güzel. Filmini de beğendim hatta derviş alay etti "50 yaşına geldin teenage işi şeylerin nesini beğeniyorsun" diye ama olsun. Güzel vakit geçirdim, hoşlandım. Gerisi tırı-vırı.

Ayrıca Dan Brown- Hepsini okudum. Ama favorim Da Vinci'nin Şifresi. Sanat tarihi hakkında azıcıkta olsa bilgilendim ya, o da yeter. En son Kayıp Sembol'ü okudum. Bence güzeldi, gene kitabı bir solukta okudum, bazı şeyler öğrendim, derviş "masonlar para verip yazdırmış gibi" dese de gene de bir bilgi bile aklımda kalsa kar sayarım.

Şu an bunu okuyorum. Bitince söylerim. İlk Japon yazarım. Bakalım..

Bunun dışında gözünüz kapalı okuyun diyebileceğim isim

Amin Maalouf, her kitabı mükemmel. Paulo Coello'nun bazı ruhani kitaplarını çok beğenmiştim. Onu da okursanız size bir lokma ışık verir.


Errrkekkler kısmına gelince, tamamen konuyla alakasız ama aklımdan uçup gitmeden yazayım, ilerde hatırlarım.

Efendim şu zavallı insan, sabahları 05.50'de kalkıyor. Derviş Potuk'u tuvalete çıkarır, gelir, Potuk yatağa zıplar, ben uyanırım. Derviş gider, ben suratımı temizler, giyinir, gider tv seyrederim. Servis gelene kadar 30-40 dakikam kalıyor, başkası olsa 5 dakika olsa uyur, kar sayar, bana uyku boş gelir. Neyse, o sürede genelde Jay Leno'nun şovunun tekrarı oluyor, ona bakıyorum.

Magazin kanımıza işlemiş, meşhurları merak ediyoruz. Bu programda o kadar kendileri gibi oluyorlar ki. Hiç ummadığım birinden etkilenip, çok sevdiğim birine gıcık kapabiliyorum.

Misal Richard Gere'ye bayılırım, fizik olarak müthiş çekici gelir hele ki yaşlandıkça daha bir tadından yenmez kıvamına geldi, Pretty Women milyon kez oynasa milyon kez seyrederim ama amca müthiş sıkıcıdır! İki kelam edene kadar sen uyuyakalırsın.

Geçenlerde Mel Gibson çıkmıştı. Adam ayaklı, yürüyen bir bomba. Kımıl zararlısı. Bir saniye oturamıyor, sürekli bir yerleri oynuyor. Daralttı beni. Sigarayı bırakmış, "ilk gün elimde balta ile gezecektim nerdeyse" diyecek kadar agresif. Eski karısı ucuz kurtulmuş:)D

Sonra Ewan McGregor.Ben ki İskoç severim, daha bir sevdim! Nasıl tatlı, nasıl sevimli biri anlatamam. Motoruyla dünya turuna çıkmıştı National'da oynadıydı bir ara. Okul yıllarında bulaşıkçılık yaptığını, birgün arkadaşlarıyla evlere taş atma oyunu oynarken yaşlı bir kadının mutfak camını indirdiğini, sonra ya kadın kalpten öldüyse diye bütün gece uyuyamadığını, maaşını aldığında kadının kapısının altından özür dileyen imzasız notuyla birlikte zarf içine tüm maaşını koyup attığını anlattı. Bu bile bence onu dinleyenlerin buna benzer şeyler yapmadan önce bir kez durup düşünmelerini sağlamıştır.

Benim bugüne dek yakışıklı olsa da pek kayda değer bulmadığım Hugh Jackman çıktı geçen hafta. Yok kardeşim o ne karizma! Adam yıkılıyor! Işınlanıp oraya gidesim ve ayağının dibine yatasım geldi!

Mütevazi, esprili, harika dans ediyor, şarkı söylüyor, 2 çocuk evlat edinmiş, gözlerinin içi parlayarak onları anlatıyor, Çin'de amatör film çekmiş, Çinlileri anlatıyor, kendiyle alay ediyor. HARİKA. Diğer konuk Altın Kızlardan Rose'du, ona ne iltifatlar, ne şakalar yaptı. Amcaya helal üstü sonsuz helal.

Bu sabahta şu günlerin meşhuru Gerard Butler vardı. Olmuş adam, daha ne olsun. Çok tatlı, İskoç ya! O da ayrı esprili bir tipti. İkinci konuk Sophia Varga diye bir latin hatundu. Vaktinde bu adam bu kadar meşhur değilken ona üstünde para olmadığından restoranın valesine versin diye 60 dolar borç vermiş ve hala geri alamamış. Bunu anlatırken amca "İskoçların ününü korumam lazım, o yüzden vermedim" diyecek kadar anında espri patlatabilen, kulakları kepçeymiş diye kendiyle dalga geçen çok karizmatik bir amca.


Ya, bu resimlerde siz blog dostlarının gününü aydınlatsın. Bu kıyağımı da unutmayın! Ama akşama eve gidip gene eski bir sap maydanozu görünce küfr etmek yok, söz verin!


23 Mart 2010 Salı

DİLEK: ANAYASA MI BABAYASA MI?

DİLEK: ANAYASA MI BABAYASA MI?

Muhakkak okuyun ve yayınlayın LÜTFEN!

Lütfen okuyun, sizde bloglarınızda yayınlayın.

Sevgili Aysema öğretmenim ve değerli yorumcular o kadar güzel yazmışlar ki, bazı konular oldu bittiye gelmeden EN AZINDAN bilgi sahibi olalım. Körü körüne muhalif ya da yandaş olmayalım. Bilinçli olalım ki ATATÜRK'ün çocukları olarak ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNE SAHİP ÇIKALIM!

11 Mart 2010 Perşembe

Neler oldu neler?


Uzun süredir yoktum, kimse farkına varmadı:)
Demek ki suya yazıyormuşum:)D - Allı'm hariç, o sordu hatırıma ama benim feysbuk'um aktif değil o yüzden yazamadım ona da. Burdan öpüyorum onu. Hayırlı arkadaşım benim:)
Bu sürede neler oldu?
1- Sevgililer günü şeysi
2- Derviş doğum günü
3- Deida gitti
4- Yeni abla geldi
5- Benim melek ablam bizde hafta içi 07.00-18.30 mesaiye başladı- ücretsiz
6- Depresyon tedavisi
7- Yıllık rutin kontrol - Devlet Hastanesinde

Benim aslında 6 ay yazamam lazımdı ama çabuk atlatmışım demek ki, ilaçlar yaramış:)

Bu tiroid ne menem bir hormonsa beni uzun süredir karanlıklara gömdü. Önce atlatırım sandım, baktım olmadı. Hatta giderek kötüye gitmeye başladım. Hemen eniştemin arkadaşı aile doktorum tontona gittim. Hafif bir ilaca başlattı. Eğer böyle bir durumunuz varsa HEMEN DOKTORA GİDİN, çünkü depresyon kemikleşirse tedavisi yıllar sürüyor. İnsanlar herşey kafada bitiyor zannetmesin, kafada biten şeylerde var ama bu ilaçlar insanın kendisini kötü hissetmesine izin vermiyor. Tam şöyle içli birşeyler düşünüp kendime acıyayım diyorsun ama o kadar işi uzatmana engel oluyor ilaçlarla beynin, "amannn, boşver" diyorsun. İyi ki gitmişim.

Sonra devlette sürünesim geldi. 10 yıldır kanser hastasıyım. Önceleri her ay, sonra 3 ayda bir, sonra 6 ayda bir, 5 seneden sonra da senede bir kontrole gidiyorum. Tahliller korkunç pahalı, şimdiye kadar döktüğüm paralarla rahatlıkla bir evin peşinatını öderdim. İçime sinmiyor, 22 yıldır çalışıyorum, her ay maaşımdan kuzu kuzu SSK kesilirken beş kuruşluk kullanmıyorum. Şimdi çalışırken özele gidiyordum ama emekli olunca el mahkum SGK'ya gideceğimden şimdiden başlayayım maceraya dedim. Canım meleğim ablamla düştük Kartal Eğitim-Araştırma Hastanesine.

İlk olarak gidip randevu almamız gerektiğini söylediler, onkoloji yani kanser hastalarına internetten veya telefonla randevu verilmiyor. Maksat zulüm olsun.
Neyse, gittik, minik bir not kağıdına tarih ve saat 08.00 yazıp bizi gönderdiler. Sabah 07.30'da gittik ablamla, randevu olarak herkese aynı saat verilmiş. Dışarıya bir A4 kağıt asılmış-kalem bile yok- sen sırayla ismini yazıyorsun. Neyse yazdık 22 ben ,23 ablam.
Saat 08.00'de randevuları veren bayan görevliler geldi, ille o minik kağıdı istiyorlar. Ben bulamadım, kızdı hanımefendi.
"Bu sizin için gerekli, ya ben randevunuz yok desem? Nasıl isbat edeceksiniz randevunuzu?" dedi
Ablam tedbirli kadın, kağıdı yanında, ona randevu verirken benim de adımı görüyor ama bu lafları söylediği için özür mözür dilemiyor.
Neyse, koskoca onkoloji bölümünde sadece 9 sandalye var! Hasta insanlar ayakta bekliyor. Bu insanlar kanser hastaları üstelik!
A4 kağıda yazılı sıraya başlamadan ilaç yazdıracakları alıyor doktorlar. Haklılar, insanları bekletmenin alemi yok. Onlar bitince sırayla içeri çağıracaklar. Orda bekleyen hastalar "İsim listesini asın, bizde kimin arkasındaysak işimizi halledip gelelim, burda boşuna beklemeyelim" diyor ama hemşire hanım "isimle çağırıyoruz, bekleyin" diyor.
İlk kez geldiğimiz için ablamda bende koca birer dosyayla doktorun yanına giriyoruz. Baştan hikayemizi anlatıyoruz, oraya gelmemize çok canı sıkılmışa benzeyen doktor "kemoterapilerde ne ilaç aldınız?" diye soruyor. 10 yıl olmuş, dahası eczacı değiliz ki bilelim. Allah'tan özelde yapılan tüm tedavilerin fotokopisini almıştık. Sonunda bizim elimize bir yığın tahlil isteği ve evrak tutuşturup gönderdiler. Aç gelmişken tahlilleri yaptıralım dedik, yan binaya girdik, orası da onkolojiye bağlı. Tam 1.5 saat kan vermek için kuyrukta bekledik, oturacak yer YOK!
Sonra istedikleri diğer tetkikler için önce bir binaya girip randevu aldık, sonra başka binaya girip randevu alabilmek için sıra numarası aldık!
Biz kan tahlili verirken orda olan bir bayan bizim için burdan numara almasına rağmen önümüzde 60 kişi vardı. Tabii öğle yemeğine kaldık. En nihayet MR-BT randevularını alabildiğimizde saat 13.30 olmuştu. Yani 6 saatte sadece muayene ve kan verdik.
Verdikleri ilk tüm vücut kemik sintigrafisine randevusuna sağolsun Derviş beni götürdü, özelde 1.5 saatte çekilen tahlil burda 20 dakikada çekiliyor. Aç karnına damar yoluyla radyoaktif ilaç veriliyor. 2 saat boyunca 1,5 lt su içip bekliyorsun ve sonra tarama yapılıyor. Gene 07.30'da geldiğimiz hastaneden 12.00'ye doğru çıkabiliyoruz. Ertesi gün MR randevuları+BT var . Yine Derviş getiriyor beni, yine insanlar birbirini yiyor, dün çıkması gereken tahliller bilgisayar arızası nedeniyle çıkmamış.
BT'de içinde ilaç veriyorlar damardan, hemen bitiyor ama MR'a giren çıkmıyor. MR içinde gene aynı damardan ilaç veriliyor ve 40 dakika mezar gibi o daracık makinada duruyorum. Gene sabah 07.30'da geldiğimiz hastaneden 12.30'a doğru çıkabiliyoruz.
Sonuçları vereceklerini söyledikleri günden 3 gün sonraya kontrol randevusu alıyorum. 5. kez gidip kontol olduğumda sonuçlar temiz çıkıyor, çok şükür. Depresyon ilaçları ya da düzene giren tiroid hormonum sağolsun, bu kez MR'da kalabiliyorum ağlamadan.

Diğer önemli haber Deida gitti. Doğduğu günden beri ona bakan, benden çok bakan kişi gidince İdil'in hali nice olur diye aylardır kafa patlatıyordum. Umduğum kadar kötü olmadı, o gitmeden 1 hafta önce memleketinden tanıdığı fazla türkçe bilmeyen ve sessiz bir bayan geldi. Bir hafta yeni ablayla yaşadık beraber. Deida da evdeyken yeni abla favorisiydi.
"Nestani gel odama gidelim, Deida sen bakkala git, ben Nestani ile evde kalacağım" diyen tip, Deida gittiğinden beri tuvalete bile Nestani'nin götürmesine izin vermiyor, kıyafetlerini giydirmesine yardım ettirmiyor, elinden yemek yemiyor.
Tabii bu durumda Melek Ablam imdadıma yetişti. İlk bir hafta ben izin aldım, 24 saat birlikteydik, sonraki 2 haftadır da her sabah eniştem melek ablamı saat 07.00'de bize getiriyor, meleğimiz İdil'i yediriyor, uyutuyor,oynuyor,gezdiriyor, akşam ben işten 18.30'da geldiğimde de evine gidiyor. Ablacım sensiz ne yapardım ben? Her zaman elim,ayağım, başım, cüzdanım, aklım oluyorsun. Hakkını helal et!
İdil hala Deida'yı soruyor, her gün soruyor. Ona "Çok öksürdüğü için hastaneye götürdü baban. Doktor ona hastaneye yatıp tedavi olman lazım demiş. Babanı bile içeri almamışlar. Sigara içmesine izin vermiyorlarmış. O yüzden çabuk iyileşip gelecek" diyoruz. Hep aynı soruyu soruyor ve hep aynı cevabı veriyoruz. Allah nasip ederse 5 gün sonra gelecek Deida ama yine 3 ayda 1 bir hafta gidecek.
Bu arada hanımdudu bizim yatakta ortada yatıyor, babasını ve beni tekmeleyerek kendisi yatay pozisyonda yatağı kullanıyor. Potuk onun ayak ucunda uyuyor.
Sevgililer günü şeysinde Derviş bana süpriz yapıp dokunmatik cep telefonu almış. Çok mütehassis oldum. Ben hediye almamıştım ama "Avrat senin varlığın bana hediye" diye beni onore etti yawrum.
Doğum günü ise hafta içine denk geldiğinden, biz İdil'le gidip ona hediye olarak kaban ve sweatshirt aldık. Sonra pastasını da aldık ve akşam işten geldiğinde aile içi kutladık. Haftasonu ise ablamlar,abimler ve sonra halamız geldi ve daha geniş katılımlı olarak ikinci kez kutladık. Kolay değil adam 45.yaşına girdi!
Nice seneler Derviş'im. Şöyle böyle diyoruz ama seni SEVİYORUZ bea!

17 Şubat 2010 Çarşamba

Mavi kuş hareketi

Sadece bir tık

Bloglarda sadece ne giydim-ne yedim değil güzel paylaşımlarda oluyor. Sizin için küçük birşey belki başkası için büyük ve güzel gelecek.

Sizde blogunuzda bu kampanyayı yayınlarsanız sevinirim.
Ayrıntılar için
Asortik Krep
Gülen
Anne İş'te

11 Şubat 2010 Perşembe

Herşeyin başı eğitim

Bizim çocukluğumuz kalabalık bir mahallede, yaşıt bir yığın çocuk olan bir apartmanda tüm gün sokaklarda geçti. Okul evimize uzak olmasına rağmen komşu çocuklarıyla beraber yürüyerek okula giderdik, acıkınca komşunun kapısına dayanırdık, annem hastaysa komşu yemeğimizi yapardı. Sağ kalan komşularımızla halen görüşüyoruz. Malum annem 77 yaşında, komşularımız da 87 civarı.. Kimse bize eğitim vermek adına ekstra bir zahmete girmedi. Sadece babacım habire kitap taşırdı, bizde sayesinde kitap okumayı severiz 3 kardeş. Kimse psikolojimiz bozulmasın diye bize dikkatle yaklaşmadı. Ne manyak olduk, ne de gerizekalı. Okuduk Allah'ımıza şükür, hayatımızı kazanıyoruz öyle ya da böyle.
Ben bazı annelerin yaklaşımını tasvip etmem. BANA GÖRE çocuklara o "bilmemne dahi bebek" serilerini alıp izlettirmek falan yanlış gelir. Çocuk dediğin ağzının salyasını akıtarak azacak, kuduracak, çocukluğunu yaşayacak. Proje çocuk yetiştirenleri ya da "ay çok zeki" diye anlatanları anlayamıyorum. Benim tek istediğim mutlu olması, huzurlu olması. Çok zeki olması umurumda değil, elbet kapasitesi neyse sonuna kadar yanında olacağız ve okutacağız. Fakat son zamanlarda içime bir kurt düştü! Bu kapasitenin birazda olsa ilerlemesi ya da düzgün yönlendirilmesi için yardım etmemiz gerektiğini anladım.
Bizim kız oyuncakların yüzüne bakmıyor, filmlerin içine düşüyor. Varsa yoksa Barbie filmleri, Disney filmleri. İyi güzel de geçenlerde bize kızdığında
"Hayatımı mahvettiniz" dedi ve ağladı!
Ulan daha 3 yaşındasın, ne hayatı??
Demek ki bizimkinin eğitime başlama zamanı geldi, eve her gece gider gitmez odasına dalıp bebeklerle, hamurlarla, legolarla oynamak devri bitti artık.
Dalarsın internet aleminin derinlerine. Niyetim ukalalık etmek falan değil yanlış anlaşılmasın, ancak çok kısıtlı bilgi edinebildim bloglardan. Bari ben yazayım nelerden memnun kaldım da belki alacaklara biraz faydam olur. Hem ilerde de hatırlarız neler yapmışım diye.
İlk önce Boyut Yayınlarının "Anaokulu" serisini inceledim, çok beğendim. 96 fasikülün hepsini aldım. Ciltlenmesi güzel, içeriği şahane ama bize büyük geldi.
Mesela hikayelemede iyiydi İdil ama farkları bulmayı başaramadı. Ya da uzun-kısa diye değil, büyük- küçük diye gösterebildi. İçinde bir sayıda - ki sırayla yapıyorduk- A harfiyle başlayanı göster deyince tabii ki gösteremedik ve bunları seneye ya da daha sonraki sene için kaldırdım.
Sonra Ya-Pa Mix'in 3-4 yaş için olan serisini aldım. Baskı kalitesi öteki gibi değil ancak içeriği daha bize uygun. Şu an ben okuyorum, İdil yapıyor. Hergün azar azar, bazen 1 sayfa bile çok geliyor, bazen 4-5 sayfa ilgisi devam ediyor.
"Ne yazıyormuş annesi ?" diye sorması bile benim için yeter.
Sonra taktım faaliyetlere.
Aldım Cogitoy'dan şahane 2 kitap.
Bugün ne yapayım
Kırt kırt kağıt
Geçen haftasonu kırtasiyeye gidip ne var ne yoksa aldım. Fakat hanımdudu parmak boyasından haz etmedi. Elleri kirlendi!
"Annesi sil" dedi durdu, zorla kağıda bastırdım 3-5 kere ve "en iyisi sen yap, ben sana burdan bakayım" demez mi! Allah'ım ne titiz! Kuma bile basmaz bu maymun ayağı kirlenir diye!
Yine de azimle evde her akşam 2 faaliyet yapıyoruz. Acaip keyif alıyorum desem?
Suluboya yeni favorimiz. Suyu daha çok ilgisini çekse de şimdi mantar pano alıp faaliyet sergisi açacağım. Görmemişin çocuğu olmuş:)D
Bulduğum şahane bir site de var, onu da yazayım, yapanın eline sağlık. Çok güzel uğraşmış.
Alıpta beğendiğim diğer kitaplara gelince
Suluboyalı Ariel - suluboyası azıcık ama kitap çok güzel, birsürü sayfa, hemde kalın, suluboyadan dağılmıyor.
Mıknatıslı Saray- Şahane bir kitap. 30 kadar mıknatıslı parça var, 4 hikaye kitabı. Uzun zaman bizi oyalıyor. Erkekler için Mıknatıslı Garaj var.
Çıkartmalı Deniz kitabı - Kocaman bir karton deniz ve bir sürü balık-yelkenli-deniz feneri gibi çıkartma var. Üstelik naylon çıkartma olduğundan söküp başka yere istediğin kadar yapıştırabilirsin. Okuma yerleri de çok eğlenceli. Biz 3 kere oynadık ve kaldırdık, şimdi bekliyor, sonra gene çıkacak piyasaya.
Farklı olanı bul - Farklılıkları pekiştirmek için aldım. Sindire sindire çalışıyoruz. Bazıları bize büyük geliyor ama onları sonra çalışacağız.
Karşıtlıklar - Uzun-kısa-zayıf-şişman gibi söylemeye gelince doğru söyleyip kitapta gösteremedikleri için aldım. Buda şimdilik birer sayfa birer sayfa gidiyor. Bize büyük geldi.
Diğer mutfağını-ıvır zıvır oyuncakları kolileyip depoya kaldırdık. Biraz mırın kırın etti ama kırtasiye malzemeleri ve makasla kırpma işi bizi heyecanlandırdı.

Sizler neler yapıyorsunuz? Sizin beğenip tavsiye edeceğiniz birşey var mı?

3 Şubat 2010 Çarşamba

Destekliyoruz



SONUNA KADAR DESTEK!
Sizde lütfen bunu bloglarınızda yayınlayın.