2 Mart 2009 Pazartesi

Sunday Bloody Sunday (Kanlı Pazar)



Tam adına yakışır bir Pazar yaşattı İdil bize. Oysa ne güzel Cuma-Cumartesi-Pazar hem baba hem ben evdeydik. Cuma baba Potuk'u aşıya götürdü, teyze geldi, baba döndü, İdil uyandıktan sonra halamıza yemeğe gittik. Babaanne analı kızlı çorbası yapmıştı, parmaklarımızla beraber yedik. Cumartesi hazırlıkla geçti, çünkü Pazar günü babamızın doğum günüydü. Akşam İdil'i yatırdıktan sonra Samuel Jackson'un "Soul Man" diye güzel bir filmini seyredip geç yattık.Pazar sabah tıpkı Cumartesi gibi sabah 07.20'de "anneeeciiim, kalk, ben uyandım" "babacım beni alırsın mı yataaa" "annneciiim, ben Deida'mın yanına gitcem" bağırışları arasında içeri gidip, 5 dakika sonra gelip "hadi kalk anne, kaavaltı hazırlayalım" dedi. Yedik, sonra gazeteleri okurken aklıma gelen fikri babaya zorrrrla uygulattım ve 2 yıl sonra ilk kez İdil-ben-baba yürüyüş yaptık (30 dk!). Gerçi bankadan para çekmek için gitmiştik ama ben en sevimli halimle babaya Kahve dünyasında bize birşeyler ısmarlattım. Dışarda oturduk, güneş vardı ama hava soğuktu. Daha kahveyi bitiremeden "sallanma, hava ayaz, çocuk hasta olur, kalk da gidelim" nidasıyla bu rüyada kendime geldim:)P
Eve geldik, baba uyudu, İdil uyudu, hızla giyindim, ablamlar geldi, babayı kaldırdık. Saat 15.00 oldu, haladan haber gelmeyince baba aradı ve Tuna'nın hasta olduğu, o nedenle gelemeyecekleri öğrenildi. Deli gibi yemeklere saldırdık. Ardından abim geldi, yengem üniversite arkadaşları ile buluşma işini bu sene organize ettiğinden aramızda olamadı.
Sonra İdil uyandı. Cumartesi alışverişe gittiğimizde fiyatına bakmadan alıp, sonra içime oturan 45 milyonluk Disney prensesli piyano ile oynadık. Yeni aldığımz kalemlerle boya yaptık. Ablamlar ve abim gittikten sonra baba yattı, İdil'de yanına tırmanayım derken tabureden kayıp ağzını vurdu. Burnundan bir anda kan boşaldı. Benim üstüm kan oldu, onu görünce korkup ağlamaya başladı. Zor sakinleştirdik, ama elim ayağım kesildi. Dıştan gayet sakindim, kargayı arayıp Orman Çocuğu ve Winnie the Pooh filmlerini istedim, kucağımda film seyretti, yattı, burnundaki kanlar durdu ve hafta sonu böyle kanlı bitti.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Annelik sonsuz pişmanlık ve vicdan muhasebesi yapma mıdır?














Bilmiyorum, gerçekten hangi tavır doğru, hangi tarif doğru, hangi yaklaşım doğru, hiç bilmiyorum. Benim için doğru olan sizin için yanlış, size ters gelen bana düz geliyor. Annelik buymuş herhalde. Sonsuz bir pişmanlık, bitmeyecek içsesle kavgalar ve durmayan vicdan muhasebesi.
Bakıyorum anneli bloglara, herkes çocuğunu iyi yetiştirme, düzgün bir insan olması için gereken eğitimi verme çabasında.
Kendi annemin nesline bakıyorum, hiç böyle dertler yokmuş. Tek terbiye avaz avaz bağırmak ve arada beş kardeşi tattırmak.

İdil kuzum, büyüyorsun. Değişiyorsun ve beni zorluyorsun.
Derdini çok rahat anlatıyorsun, inatçı bir küçük keçisin, özgür bir ruhsun, şımarmaya çok meyillisin, bir an beni deli ediyorsun, bir an ısırıp her yerini seni yemek istiyorum.


Perşembe akşamı eve gittiğimde dayıcım,Gencay abin ve Zeya (hepsusluydum) bizdeydi. Lahmacun yedik (ben cırcır olmuştum yiyemedim), şımardın, şımardın. Dayıcım'dan Zehra'nın kucağına, Gencay abinden yerlerde yatmaya kadar kudurdun.
Dayıcım'ı mest ettin.
"Ne istersin day'cım?"
"Ne isteyeyim kızım? Sağlığını"
"Çay mı kahve mi?"
"Ayyy, ölücem ben bu kızaaaa" diye böğürdü durdu dayıcım.

Cuma günü sabahtan teyzen geldi. Kapıdan koşarak sarıldın, her gelişinde getirdiği simitleri sordun, oynadın.
Akşama babaannen,halan,enişten,kuzenlerin Doğuş ve sevgili sumo'cu Tuna yemeğe bize geldi.Babaannenin çantasına atılıp
"Bebek getiidin mi?" dedin.
O sana yazı tahtası getirmiş. Çok beğendin, halanı oturttun önüne yazı yazdırdın, eniştenin kucağına tırmandın ona resim çizdirdin.Tuna'yı öpüp öpüp durdun.

Cumartesi sabah sosik ve gazete almaya Potuk'la beraber çıktın (tabii Deida ve bende), dükkandaki satıcılara "gunaydınnn" dedin. Sana balon verdiler. Sevindin.

Pazar yata yata baban'la beraber (derviş Gece Bahçesi karekterlerini bize uyarladı. Kendisi ve annem YATA YATA-MakaPaka, Deida AKSİ DEYZİ-Upsy Daisy,ben TOMBİLİVU- Tombiliboo) saklangaç (saklambaç) oynadın, o tembel baban bile seni kıramayıp 3 kez saklangaç oynadı ya ne diyeyim, şaşırdımm.

Yemek yememek için bahaneler, odadan kaçmalar, masa altına saklanmalar devam etti.
Birkaç zamandır "yemezsen tv'yi kapatırım" tehdidi vardı, yanlıştı biliyorum ama işe yarıyordu. Sonra "yemezsen kapatırım" dememle sen gidip kendin kapadın tv'yi!
Sonra kızıp tabağı içeri götürdüm bir kaç kez. Sen ağladın, ben üzüldüm, gene yemedin.
En son "eğer tabağın biterse karga'yı telefonla arar bize bir Barbie filmi getirmesini söylerim" diye pazarlık yaptım. Koşup telefonumu getirdin. Sonra aylardır seyretmediğin filmleri saydın "orman çocuğu, ariyel, sindenda-Cindrella-" diye. Üzüldüm gene seni mahrum etmişim gibime geldi. Gidip sana çaktırmadan bir Barbie,birde Cindrella cd'si aldım sakladığım yerden. Şaşırdın ama beklediğim gibi sevinmedin. Önce Barbie'yi istedin, oturarak seyretmedin,5 dakika dolmadan sindenda istedin, onu kucağımda biraz seyrettin. Sonra gene saklangaç oynamak istedin.
Beklemediğim bir şeydi, bir yandanda sevindim. Oturup hiç bir şey yapmadan film seyretmektense fonda TRT çocuk çizgi filmleri ile - hiç kapattırmıyorsun, çok seyretmiyorsun, sadece sesi olsun istiyorsun- hamurlarla oynamak, tahtana şekiller çizmek, bebeğinle oynamak, saklambaç oynamak istiyorsun diye sevindim.
Tabii hemen yemeği yemedin, gene tabağı alıp içeri mutfağa götürdüm, ağladın, ben sana kızmadan "istemezsen yeme yemeğini kızım" dedim, sen bana durup durup "annecim ağlama" dedin, sanki hep yanında ağlıyormuşum gibi, sonra da "annecim konişiyumusun benle?" diye sormayı da ihmal etmedin. Bende "tabii ki konuşuyorum, neden konuşmayayım seninle. Sadece kızıyorum" dedim ve sen "seni seviyom" dedin bana! Tam anlamıyla politik bir tipsin desem?
Dedim ya büyüdün sen.
Umarım iyi bir anne kız olur derviş babanın tabiri ile ziv ziv gezeriz.

16 Şubat 2009 Pazartesi

İnternetten bulaşan yüksek ateş ve gecikmiş 14 Şubat





Haftasonumuz kuzumun yüksek ateşi nedeniyle kötü geçti.
Cuma günü evdeydim, birşeyi yoktu. Oynadım, öpüştük, koklaştık. Cumartesi kızlarla günümüz vardı. Öğlen uyuttum. Bir koşu giyindim, makyaj yaptım, Seda ve annesi geldi, oturup iki çift laf etmişken telsizden sesi geldi. Daha yatalı yarım saat olmamıştı. Odasına gittim uyutmaya çalıştım. Uyumadı, biraz sinirli bir halde kucağıma alıp içeri üzerini değişmeye götürdüm. Biraz sıcak gibiydi, uykudan yeni kalktığı içindir zannettim. Ama üstünü soydukça epey ateşi olduğunu anladım. Dijital derece çalışmadı, eski tip dereceyi tutturmadı, ateşi ölçemedim. Fitil yaptım, ağladı biraz. Tüm misafirler gelmiş, biz giyindik yanlarına gittik. Baba evdeydi, "sen bizi doktora götür" dedim.
Kızdı "Her ateşte doktora mı gidilir?" diye. Biz 26 aylık olduk ve bu 3. ateşlenmemiz!!!
Bu arada evdeki misafirler ki biri kayınvalidem biri görümcem olur, her kafadan bir ses, "yok bu ateşle çocuk doktora mı gider" ciler, "geçer ayol" cular, "ilkinde bende böyle paniktim" ciler!
Tabii ki çocuğu doktora götüreceğim, ateşinin nedenini anlamak için. Doktor ne için var?
Neyse babayı sinirli bir bakışımızla susturup yola düştük. Kendi doktorumuz cumartesi saat 15.00'e kadar çalışıyormuş, biz saat 14.30'da aradık bize randevu vermediler! Görümcemin doktoruna gittik. Yollar ana baba günü.
Güya SSK'lıyız 25 milyon hastane fark aldı, 30 milyon eczane katkı payı aldı. Bu doktorun normal vizitesi ne kadar Allah aşkına! Neyse, hastalıkta paraya bakmıyoruz tabii ama aklıma takıldı.
Bize önerilen doktor için önümüzde 3 kişi daha var, gidip başka bir doktora yazıldık, ateşliyken bekletmeyelim diye.
Bizim hatun doktor sevmez, ben daha üstünü soyarken ağlamaya başladı. Adam kulaklarına bakabilmek için 1 hemşire-1 ben zor tuttuk. Kulaklar temiz ama boğazlarda enfeksiyon var. Zaten diğer 2 ateşlenme vak'amızda bu boğaz enfeksiyonundan olmuştu. Doktorun o tahta çubuğu ağzına koyması ile bizimki kustu. Tüm üstüm battı. Allah'tan kızın üstünde sadece bezi olduğu için yedek kıyafet derdimiz olmadı - almamışız telaştan-. Oraya yatırıp altını bağlatmıyor, doktor çıktı, hemşire çıktı, "bak kızım kimse yok, hadi giyinelim evimize gidelim" diyorum bir türlü ikna edemiyorum. Zorla giyindik, ilaçları aldık. Sadece ateş düşürücü şurup verdiler, eğer ateşi 3 gün içinde düşmezse antibiyotiğe başlarsınız dediler.
Üstüme kağıt peçeteler örttüm ama koku fecaat!
Eve geldik bu sefer aynı muhabete devam
"Panik olmayın, bizde ilkinde paniktik, şimdi rahatsız"
Ulan panik olupta ne yaptık, normal olanı yapıp doktora gittik. İkincisi (senin çocuğun) daha hasta olmadı da doktora götürmedin.
Yok efendim "kocası (enişte) ilk çocuk kafasını kalorifere vurmuş, kalkmış bir koşu çocuğu doktora götürmüş, ertesi gün bakmışlar kör olayım bir çizik varmış sadece"
E, ne yapsaydı adam, bıraksamıydı çocuğu o vaziyette?
Sinir olduğumla kaldım.
Dikkatli anne olmak sanki suç!
Neyse, dün geceden beri ateşi düştü. Hatta gece saklambaç oynadık ilk kez.
Baba kıl gibi zayıf ve dahası esnek. Gidip en olmadık köşelere saklandı, 10 dakika aradık, gülmekten katıldı da sesinden bulabildik. Bendeniz fil kıvamında olduğum için yatağın yanına çömeldiğimi zannediyorum, Semih kırılıyor gülmekten "gel kızım, anan deve kuşu gibi başını gömmüş ama k.çı havada" diyor, bir seferinde perde arkasına saklanıyorum, "aaa, fil var sanki orda" diye ayrı gülüyor öküz'cüğüm:)P

Gelelim 14 Şubat meselesine.
Biz 14 Şubat falan bilmiyoruz. Zaten 1993'te aynı işyerinde Semih işe başladı tanıştık. Patronun karısının akrabası diye baştan suratsızdım ben ona. O da bana kıl olmuş. Sonra kanka olduk, ben ona arkadaşlarımı ayarladım, o benim çıktıklarımı bilirdi.
1998'de bir Hollandalı arkadaşım oldu. Önce evlenelim diye tutturdu, sonra kilise düğünü istedi. Anlaşamadık, ayrıldık. Bu ara başka biri ile çıktım, azıcık öküzdü, alkol problemi vardı, hatta ilk randevumuza beni Semih ve arkadaşı götürmüştü. Bu şahıs Askere gitti, ne aradı, ne sordu. Sonra askerden terhisine az zaman kala izne çıktı beni aradı, ağladı vs vs.
O ara Hollandalı "Barış benle, evlenelim, ben İstanbul'a yerleşeceğim" dedi.
O sıra Semih'te memleketinde gitti. Ordan beni aradı ve "yüzüğü aldım" dedi.
"Ne yüzüğü" dedim
"Gelince görürsün" dedi.
Ofise geldi, sigara içmek için dışarı çağırdı beni. Serçe parmağının ucunda bir nişan yüzüğü, Adana şivesi ile "dak hele dak, dakmazsan götürüp geri vereceam" dedi. Aldığım evlenme teklifi budur benim, 14 Şubat'ım ne olsun?
Hemen abimi aradım, durum değerlendirmesi yapmak için beni yemeğe götürdüler.
Ölçtüm, biçtim, "çocuğum olursa babası kim olmalı" diye düşündüm.
Semih'ti o.
Hollandalı'yı ve öküzü arayıp "siz benim için fazla iyisiniz" yalanlarından birer demet verdim ve yüzüğü "daktım".
Bu sene 10 yıl olacak evleneli. Kararımda memnunum.
Romantik değildir, kızım doğmadan çok önce mum ışığında yemek hazırlamıştım. İşsizdim o dönem, giyinmişim kuşanmışım. İçeri girip makyajlı ve cici giyimli olduğumu görmedi, "elektrikler mi kesik?" diye sordu!
"Yok, romantik mum ışığı falan" dedim,
"ya, boşver, yak ışıkları da ne yediğimizi görelim" dedi.
Zaten o günden sonra böyle bir çabaya bir daha girişmedim bile.

Ama sevgililer günü ille bildiğimiz anlamda sevgili için değil ya! Benim sevgilim kuzum, aşkım, İdil'im. Sevgililer günün kutlu olsun annecim.
Devekuşu annen,
Semoş,
Sen gerçi sevmezsin böyle etiketleri ama olsun, seninde sevgililer günün kutlu olsun.

I love your Blog



İlk ödülümü aldım ya, ne kadar mutluyum anlatamam. Oscar ödülünü alsam bu kadar sevinirdim herhalde.

Çok sevgili Figen http://benimkuzum.blogspot.com target="_blank">http://benimkuzum.blogspot.com target=blank>benimkuzum

beni seçmiş. Sağolsun, var olsunnn.



7 kişiyi seçmem istenmiş.


Akrabalarımdan başlayayım:)P


Ablam tatlı hayat

http://tatlihayat-gulyuz.blogspot.com/

Yengem hep süslüydüm

http://hepsusluydum.blogspot.com/
Sonra ödülü zaten alan ama benim hakikaten severek izlediğim diğer blog sahibeleri
Prima Rima http://primarima.blogspot.com/
Figen'cim http://benimkuzum.blogspot.com/ (körler sağırlar birbirini ağırlar demeyin, benim için onun yeri ayrı her ne kadar henüz tanışamasakta)
Nazlı'ya mektuplar http://nazlitopkaya.blogspot.com/
Bombiş'le prenses'in annesi Nilüfer http://decaflatte.typepad.com/withhazelnut/
Ece'min annesi http://ecegokcayir.blogspot.com/
Pozitif enerjisi ile hayran olduğum Nunu http://birdutmasali.blogspot.com/

Şimdi gidip onlara haber verecekmişim. Aslında onların hepsi zaten bir sürü ödül aldığından benim ödül bir anlam ifade eder mi pek emin değilim ama ilk ödevimizde kaytarmak yok değil mi?

11 Şubat 2009 Çarşamba

İştahsız ve uykusuz bir çocuğun annesi olmak







İştahlı bir çocuğun annesi olmak nasıl merak ediyorum.

Eltimin (bu lafı sevmem ama akrabalık durumumuz bu) bizden 7 ay küçük bir kızı var, Elif. Kardeşim o ne muhteşem bir iştahtır yazın gördüm, vallahi özendim. Birşey yemeye gör, hemen yanında bitiyor, ağzını yavru kuşlar gibi açıyor. Dahası yemek yediğin müddetçe yanından bir saniye ayrılmıyor. Bizimki ile aynı boyda ve daha kilolu.
Boyunda, kilosunda değilim de, şöyle oturarak yemek yiyen, daha doğrusu yemek yiyen bir çocuğa hasretim!

Bizimki daha ufakken mama sandalyesine oturuyordu, yoğurt,peynir yiyordu, katı gıdalara geçişte hiç zorlanmadık, küçücükken bile biz ne yersek 1 lokma muhakkak tattırdık. Fakat ayaklanınca mama sandalyesinin tepsi kısmını ayağıyla vura vura kırdı, aşağılara yuvarlandı. Peynir öldür Allah yemedi, yoğurdu ağzına sürmedi.

Kitaplar, internet araştırdım. Ödün vermeyecektim, açlıktan ölmezdi, aç bıraktım.

Tam 3 gün.

Sadece yumurta sarısı ve su-mamayla yaşadı.

"Kızım gel yemek ye" diyorsun, oturamıyor. Bu hayattan kaçırdığı çok şey var ki sanki, oturarak daha fazla şey kaçırmak istemiyor. Çok işi var sanki, kendini tutamıyor. Kurt kaynıyor k.çında derler ya, bu işte!

3.günün sonunda pes ettim, yesinde nasıl yerse yesin moduna girdim. Ayakta yiyor. Dolaşıyor, oynuyor, ben elimde tabak bekliyorum, "hadi kızım, hadi bebeğim,hadi annecim" (hadi lafına sinir olurum bu arada) diyorum, o keyfi gelipte yanıma uğruyor ve 1 kaşık ağzına alıyor. İlk lokmayı zaten dilinin ucuyla tadıyor, mübarek gurme sanki!

Hala yoğurt yemiyor, peyniri ise sadece kahvaltı bulamacında kakalayarak yediriyoruz, o da taze peynir. Kaşar-maşar tostta bile yemiyor.

Her sofra kurulduğunda ona da yardım ettiriyorum , özel tabaklar, kaşıklar aldım, sofrada bizimle beraber sandalyede otutturuyorum, hatta bir ara özel masa-sandalye aldım orda yesin diye, ama sandalyeyi akrobasi çalışmalarında kullanıp sayısız kez düşüp her yerini bere yapınca vazgeçtim.

Elimde tabak tam 1,5 saat sabırla oturduğumu biliyorum. Ama o saatlerde içimden kalkıp tabağı kafasına geçirmek, sonra çocuğu duvarlara vura vura dövmek geçiyordu:)P

Küçükken bende iştahsızmışım, bir ilkokul resimlerim var, çırpı gibi. Şimdi ise dev anası kıvamındayım. Ablam hep anlatır, "herkes yemeği bitirirdi, sen hala çorba kasesine bakar dururdun" der, annem yanaklarıma lokmaları yutayım diye vururmuş.

Bazen boşver diyorum, öyle böyle büyüyecek, kendimi sinir etmeye değmez ama biliyorsun ya aç olduğunu, ağzına lokma girmediğini, açlığını yatıştırmak için hababam su içtiğini, için eziliyor. Su vermeyi kesiyorsun, onu bile inadından gelip istemiyor. Bu modelin babası da böyle, 24 saat yemek yemesin acıkmaz.

Balayından kayınvalideme el öpmeye gidişimizi hatırlıyorum, Fethiye'den Adana'ya, yolu karıştırınca ve tamiratlara denk gelince tam 12 saat yolda geçti. Açlıktan ölüyorum, "şurda bir tost yiyelim bari" diye yalvarıyorum derviş'e. "Aaa, olurmu annem yemek hazırlamıştır az kaldı sabret" diyor, 3 saat geçiyor "bari şurda bisküvi yiyelim" diyorum "orası kamyoncu yeri, giremem" diyor. Tam 12 saat sonra kayınvalidelere gittiğimizde kadıncağız bizim geleceğimizi tahmin edemediğinden yemek hazırlamamış ve evde de en sevmediğim yemeklerden yeşil mercimek vardı!

Uykusuzluğa gelince, bu zilli doğduğunda gündüz uyurdu, o sırada gelen-giden sen yatamazsın, gece 22.00 olur herkes yatmaya hazırlanır, bunun saat zili çalmış gibi uyanır ve sabah 06.00'ya kadar otururdu. Tabii bende. Çok bilirim yarım saatlik uykuyla işe gittiğimi! İş hata kabul etmez, zombi gibisindir, ekstra her yaptığımı 2 kere daha kontrol ederdim yanlış yapmayayım, fırça yemeyeyim diye.

Sonraları uyutana kadar göbeğimi çatlatır ve gecede 8-10 kez kalkardı. Su içer, bazen içmez, kucak ister, bazen yerinde ağlar kucağı istemez, bazen avaz avaz ağlar, salonda gezdiririm, balkona çıkarırım, sonra 2 saat ağlar kendiliğinden susardı.
1 yaş bitti bu durumlar devam etti, şimdilerde gece 21.00'de Gece Bahçesi bitince alt değişiyor, el-yüz yıkanıyor, diş fırçalanıyor (oyun aslında, macun falan yok) , pijamalar giyiliyor, evdekiler öpülüyor, iyi geceler deniyor, yatağa yatılıyor, dönence müziği açılıyor, mama emiliyor, masal anlatılıyor, ayağa kalkılıyor, kucak isteniyor, dandini ninni isteniyor, uyku başına vuruyor, küt diye kendini tekrar yatağa atıyor, tekrar mama-masal, tekrar kalkıyor, konuşuyor, kucak istiyor,dandini istiyor, "yat artık" diyoruz, saat 22.00'de uyuyabiliyor. Eğer şanslıysam gecede 2 kez kalkar, su içer, sohbet eder, o arada sen yatamazsın yanında. İlle yatağının yanındaki o taburede oturacaksın, yanıma yatağa alayım uyuyayım dersin, kendi yatağının rahatını ister, uyumaz bizim yatakta. Son zamanlarda yatağa, derviş-ben ve Potuk'un arasına geliyor ama kendini bir o yana, bir bu yana atıyor, o arada bize kafası, ayağı çarpıyor, canı acıyor, uykusu kaçıyor. Şarkı söylüyoruz, ayıcığı elliyoruz, zor bela en erken 2 saat sonra dalıyoruz, aslında sızıyoruz da diyebilirim.
Sabah en geç 08.00'de ayakta. Öğlen sadece 1 saat uyuyor, ondada yarım saat sonra uyanıp evdemiyim değilmiyim diye kontrol ediyor. Bunun dışında sürekli ayakta, yorulmuyor mübarek, tv'yi bile oturarak izleyemiyor. İlle geziyor, dikiliyor. Dalgınlıkla oturttursam yanıma 2 dakika geçmeden hop gene ayağa dikiliyor.

Şöyle kendi kendine yatıp sabah en azından 09.00'larda falan kalksa, kendi kendine oturup sofrada biraz yemek yese istiyorum, çok mu şey istiyorum??

10 Şubat 2009 Salı

Makkaj yapalım mı annecim?





Yaza tuvalet eğitimine başlayacağız diye niyetlendik. Ben tabii durmadım ve bir ayak taburesi (tuvalete kendi erişebilsin, oturabilsin) ve birde klozetin üstüne konan aparattan aldım. İlk aldığım çok dandikti, altında bir blok var tuvaletin içinde kaymasını önlesin diye ama kaydı, bizimki tuvalete düşmekten korkmasın diye gidip bu son bulduğumu aldım. Hem arkası yüksek minik p.poyu sıkı sıkı sarıyor. Birde gidip Jan Faul'un "Anne tuvaletim geldi" kitabını aldım. Şimdi günde 2 kere (bazen daha çok, eğer evdeysem) bezini çıkarıp tuvalete oturuyor, 1 aydır böyle ama daha 1 kere tesadüf eseri bile olsa ne çişini ne kakasını tuvalete bırakmayı beceremedik.
Bir hışımla "anne kaka" diyor, kapıyorum onu, bazende o koşarak geliyor, hemen bez çıkıyor, body'nin çıt-çıtları açılıyor, aparat yerine konuyor, kuzu tuvalete oturtuluyor. Ama tık yok. Evin kadınları tuvalete girerken kapı kapanmıyor örnek olmak adına. Ama kuzu sadece musluktan su akıtmak, o suya bakmak, suyu ellemeye çalışmak kısmıyla ilgilendi. Kitapta favori oyuncağını da tuvalete oturtup çiş yaptırın deniyor. Ayıcık tuvalete oturdu ama hiç ilgisini çekmedi, kitaptan Ayşe tuvalete oturtuldu, o da olmadı. Bir ara tuvalete oturur oturmaz kalkmak istedi. Son çare (kız çocuğu ya) "makyaj yapalım" oldu. Malzemelerin hepsi sürer gibi yapıldı, kapakları açıldı, kapandı. Şimdi canı sıkıldıkça "tuvalete gidelim" diyor, gidiyoruz, en güzel suratıyla "makkaj yapalım mı annecim" diye soruyor. Nasıl hayır dersin? Tabii yapıyoruz, gece makyajsız yatmıyoruz mesela. Malzemeleri sürerken bir yandan da "başka?" diye soruyor. Eline veriyorum simli eyeliner'leri. Renkler güzel ya, hepsini bir arada o totik ellerinde tutmaya çalışıyor. Kendisine makkaj yapıldığı yetmiyor bir de bana yapıyor. Bu arada gözümü çıkarmasına ramak kalıyor.
En güzeli de ruj sürerken -yalancıktan- dudaklarını büzmesi..
O an yesem doymam diyorum bu zilliyi.
Aşkımsın ulannnnnnn.

8 Şubat 2009 Pazar

Ariel s.ktir gitt





Bizim bu Deida biraz ağzı bozuk söylemesi ayıp.
Tamam dayıcım, babacım ve ben arada küfür ederiz ama demek ki bizi pek kaale almamış zilli böcek, Deida'sını almış.
Bu Deida olacak deli kadın bizim kuzuya oyuncak telefon almıştı, bizde bu telefonla arada Ariel'i arar konuşduk. Yemek yemediği zaman "Ariel, evet İdil yemeğini yemedi, nasıl? Yesin yani. Yoksa gelmezsin" falan diye hikayeden konuşurduk. Bazen etkili olurdu, bazen tınmazdı. Deida eşşeği de bizim kız Ariel'le telefonda konuşurken telefonu alıp "Ariel s.ktir git" demiş. Tabii bu ne oldu, yol,su,elektrik olarak en olmadık zamanda bize döndü.
Cumartesi günü dayım, yengem,kızları,damadı bize geldiler çaya. Tam sohbet, muhabbet devam ederken bizimki de oyuncakları ile oynuyor. Gayet güzel mini eteği, çorapları, ev terliği falan çok hanım bir mod'da. Bu arada "annecim" diye konuşuyor. Yengemde acaip kibar ve hoş bir hanımdır, "ah ne güzel cim'li konuşuyor" derken bizimki elinde telefon "Alooo, Ariel, s.ktir git, s.ktir gittt" diye avaz avaz bağırmaz mı?
Deida koşarak içeri kaçtı, ben yer yarılsa durumundayım, annem "aa kızım söyleme öyle şeyler" diyor. Bu arada o kadar net söylüyor ki başka bir şey dedi diye iddia da edemezsin. Bu arada kuzu hala Ariel'e sövüyor!
Akşama babaanne, hala, enişte, yeğenler geldi yemeğe. Gene bizimki gayet şık. Babaanne oyuncak almış, yere beni ve babasını oturttu. "annecim sende gel, babacım sende otur" diyor. O arada gene o telefon ele alındı ve gene "Ariel s.ktir gittt " başladı. Babaanne ve hala şok oldular, enişte bembeyaz oldu. Biz ayrı donduk kaldık. Babası " ee, Adanalı benim kızım, küfretmesini bilmesi lazım" diye kıvırma çabasında ama yemediler tabii.
Pazar günü Zehra'mız Antep'ten geldi, kızkardeşi,kızı ve eşide bize uğradılar. O arada gene Ariel'e sövüldü.
Benim taktiğim duymamazlıktan gelmek oluyor.
Bu arada kendi sövdüğü yetmezmiş gibi telefonu bana verip "Ariel seninle konuşmak istiyor annecim" diyor! Bende gayet nazik bir dille Ariel'le konuşuyorum. Bakalım ne zaman unutacak bu lafı?