27 Ekim 2010 Çarşamba

Etrafı Çakma Ariel'ler basmış!!





Hadi o çocuk ta bize ne oluyorsa? Herkeste bir heves, ille bende takacağım Ariel saçı dedik, taktık. Teyze maharetli olunca hemen Ariel saçı yapıldı, hatta "Namaz takkesi beyaz beyaz, altından çıkar" deyip bir de kırmızı bere ördü ve saçları oturdu kıvırdı. Anneanne bile beğendi ve taktı.

12 Ekim 2010 Salı

Yeni inciler ve yeni ŞOK'lar




Hepsi dün akşam yaşandı.


Önce yemekten sonra odasında oynarken "şunu yapalım" dedi, şimdi hatırlamıyorum ne içindi.


Bende ön koşul koydum "şunu yap, ondan sonra onu yapalım" dedim.


Ne dese beğenirsiniz?


"Sen bırak bu işleri"


NASIL YA??


Daha 4 yaşına bile basmadın sen! Ne demek "bırak bu işleri"?




Şu aralar YOĞUN ilişki yaşadığı babasıyla akşam macerası da şöyleydi.


Baba Ezel+Zor Ölüm 4'ü aynı anda izlemektedir.


Annesiyle odasında


hayvanat bahçecilik


Veterinercilik


Boyama


oynayan kuzu, koşa koşa salondaki babaya gider ve kucağına kurulur.


O sırada baba tüm dikkatiyle Ezel izlemektedir. Sahnede Ezel ve Sekiz, Ramiz hakkında tartışmaktadırlar.


Soru yağmuru kurşun gibi yağar. Aralıksız soran, cevap vermezsen mütamediyen takılmış plak gibi aynı soruyu tekrarlayan çocuk konuşur durur.


İ - İdil


D- Baba Derviş


A - Anne




İ "Bu kim baba?"


D "Abi"


İ "Kimin abisi?"


D "Başkasının"


İ "Benim değil"


D "Evet kızım senin abin değil"


i "Neden üzgün?


A "Arkadaşını üzmüş, onun için üzgün"


İ "Neden üzmüş arkadaşını?"


D "Yok kızım, babası uzaklara gitmiş, onun için üzgün"


İ "Nereye gitmiş?"


D "Bilmiyorum"


İ "Anne nereye gitmiş?"


A "Uzağa"


Sahne değişir, baba Zor Ölüm 4'ü açar, soruların biteceğini düşünür. Tabii o da bitmez.


İ "Araba neden hızlı gidiyor?"


D "Üstteki helikopter kovalıyor da ondan"


i "Helikopter neden kovalıyor peki?"


D "Kötü birşey yapmış"


İ "Helikopterde kim var?"


D "Ne biliyim kızım ya!"


İ "Anne kim var helikopterde?"


A "Kötü adamlar"


İ "Neden kovalıyorlar arabadakileri?"


A ve D bir müddet düşünürken çocuk bu arada aralıksız aynı soruyu 15 kez sorar.


D "Arabadakiler onları polise şikayet edecekmiş, etmesinler diye kötü adamlar kovalıyor"


Deli gibi kurşunlar yağıyor arabaya filmde


İ "Ne atıyor helikopterdekiler arabaya?"


D "Taş"


İ "Neden?"


D "Araba devrilsin ve dursun diye"


İ "Neden?"


Bu esnada Derviş çok acıklı bana baktı, al beni bunun elinden der gibiydi.


D "Kızım senin yatma saatin gelmedi mi?"


İ "Baba bi lokma Yumurcak seyredebilir miyim? Lütlen, lütlen!"


A "Olmaz annecim, şimdi diş fırçalayıp doğru yatağa gidelim"




Diş fırçalama seansı sonrasında klozette otururken


"Tarzan bana aşık olmuş" dedi


"Yaa, nerde gördü seni?" dedim


"Burda gördü ya, o da geldi bizim eve. Bana dediki ben artık büyümüşüm, Dizleylanda gidebilecek kadar büyümüşüm. Faaliyetlerini annen sana versin dedi. Sen uslu kız oldun, beraber faaliyet yapın dedi"


"Yok kızım, daha büyümedin faaliyetler için. 5 yaşında olunca faaliyetlerini veririm"


"Ne zaman 5 yaşında olucam?"


"1 Sene sonra"


"Çok mu var daha?"


"Var biraz"




Faaliyet konusu ise şu, aldığım kitaplardan özenip renk renk kalemler-kartonlar vs alıp güzel el işleri yapmak istedim. Bir kaç akşam BEN yaptım. Bu kabız kuğu elini bile sürmediği gibi bir de


"Bundan yap" diye sipariş verdi.


Boyama yapmadı "Eli kirleniyordu"


Katlama yapmadı "Beceremiyordu"


Kesme yapmadı "Tüm kağıdı pırtık pırtık ediyordu"


Tüm kartonları-boyaları-kap kağıtlarını-ıvır zıvırı yatağın üstüne boşaltıyor ve tövbe Allah toplattırmıyor ya da oynattırmıyordu.


En son faaliyetleri sergilemek için teyzesi uğraşıp didinip mantar pano aldı ama o mantar panoya kullanılan raptiyeleri ağzına atmaya kalkınca faaliyetler dolabın üstüne kaldırıldı.




Evdeki küçülmüşlerin ayıklanması sırasında kıyafetlerini, uyduruk Barbie'leri ve başka bıdık bıdık oyuncakları başka çocuklara verdik. Vermeye başlamışken aldığım ama kolu ayağı habire çıkan masa-sandalye takımını ve 1.5 senedir yatmadığı yatağını da yolladık.


Odası ferahlayınca kocaman mutfağı ve ilk aldığımız ve akrobasi denemesi yaparken defalarca düştüğü için kaldırdığımız Winx masa-sandalye takımını odasına koyduk.


Kendisi de "Ben artık büyüdüm, annem bana olmayan eşyalarımı başka çocuklara verdi." diyor.




Şimdilerde tek derdi ise yaklaşan ama bir türlü gelmeyen doğum günü. Sabırsızlıkla bekliyor ve hediyeleri için istek yapıyor.

7 Ekim 2010 Perşembe

Day'cım Doğum Günün Kutlu Olsun!








İdil'in tabiriyle Day'cımın bugün doğum günü.

Benim abim çok şen şakrak adamdır, annemin tabiriyle "ölüyü güldürür"
Day'cımı nasıl anlatsak?

Day'cım tontonun önde gideni, bayrak sallayanıdır.
Gönüllere iyilikseverliğiyle, konuşkanlığıyla, sıcakkanlılığıyla taht kurmuştur.
Bir ortama girdi mi 10 dakika geçmeden muhakkak orda kim var kim yok onla dost olur, sohbet eder.
Babamın biricik oğlu, benim biricik abim, Zekoş'umunuzun biricik kocaman'ı, ablamın biricik hacım'ı, Gencay'ın aslan babası'dır.
Telefonda konuşmaktan nefret eder. Diyelim Zekoş bizde, o da Zekoş'la konuşacak. Bizi arar, telaşlı ses tonuyla
"Zekoş'u ver" der
Ne "nasılsın" der ne hatır sorar.
Hep bir telaşı vardır.
Gene bir gün evini aramak isterken babamları aramış, bakmış babam telefona çıkmış, "pardon" demiş kapatmış. Öyle alemdir yani.
Her cuma caminin imamı sevaptır dedi diye anneme "evlenmek istiyormusun?" diye sorar , sırf kıllığına.
Bir dönem annemin maaşını o ATM'den çeker anneme verirdi, sonra annemle beraber oturmaya başladığımızda bu iş bana kaldı. Abim annemin maaşını çekerken her seferinde annem sorardı
"Kaç para olmuş maaşım, kaç aylık çektin, ne zaman 3 aylığı alıcam, kaç para artış olmuş" vs.
Abim de
"Ulan kaç şirket idare ediyorum, bunun kadar beni sıkboğaz etmiyorlar" derdi.
Şimdi maaşı ben alınca ve idarede bende olunca annem pek sormaz oldu.
Abim tabii durur mu?
"Ulan garezin bana mıydı arkadaş? Kızına niye sormuyorsun kaç para oldu maaş?" diye dalga geçer.
10 sene aynı evde oturdular ve abim her asansöre bindiklerinde
"1'e bas Zekoş" derdi:)D
Dağınıklıkları dünyaya nam salmıştır baba-oğulun. Asla birşeylerini toplamazlar ve asla birşeylerinin yerini bilmezler. Hep "Şu nerde Zekoş, bu nerde Zekoş".
Uykusu geldiğinde dudaklarını marul gibi yapar ve nerde olsa orda uyur.
Bu uyuma mevzusunda bir anımı anlatayım.
Abimle mahkeme işi için Gökçeada'ya gidiyoruz. Arabası arızalı herhalde otobüse binmişiz.
Bütün yol boyu 6-7 saat horul horul ama epey bir gürültülü uyudu.
Otobüs arabalı vapur iskelesine yanaştığı saatten arabalı vapur saatine kadar 1.5- 2 saat daracık bir bankta gene horul horul uyudu.
O dönem hızlı feribotlar yok, Ada'ya kadar 3.5 saat yol boyu arabada horul horul uyudu. Ben artık uykusuzluktan zombi gibi olmuşum. Ada'ya iner inmez pansiyona gittik. Kış vakti sanırım ki soba yanıyor odada. Odaya girer girmez
"Ay ben biraz yatayım da uyuyayım" demez mi!
Tam bir hayvanseverdir. Keçi, kuzu, kedi, köpek ne bulursa sever.
Hatta bir ara azıtıp bizim Potuk'la güreş tutmak istediydi de Potuk abime bir diş attı. Bayağı bir küstü Potuk'la Day'cım.

TV'de Edirne'de bilmem ne camii tanıtılırken çok beğenip, kalkıp gider. Öyle gezentidir Day'cım.
Hiç üşenmez, "gel beni al" de, işini bırakır gelir seni alır götürür, hatta bekler ve geri getirir.
İnsan sevgisi de boldur. Sümüklü demez, pasaklı demez her yolda gördüğü çocuğu sever, başını okşar.
Yemeğe bayılır, nerde ne yenir bilir. En çok kullandığı 2 söz
"Çok koy Zekoş"
"Çukulata-kaymak hariç hepsinden karışık"
ailede fenomen olmuştur.

Eniştelerini sever, Derviş'e "Nurettin" der ve birbirlerine hep belden aşağı şakalar yapıp deli gibi eğlenirler.
Annemi mıncıklayarak sevmeye bayılır.
Babam öldüğünden beri ablamla bana her bayram harçlık verir. (Babam sağken bile harçlık vermezdi, emekli adamın ne parası olacakta harçlık verecek)

Duyusallıkta babamı da aşmıştır. Filmlerde ağlar, hiç çekinmez millet ne der demez.
Dokunarak sevmeyi çok sever, her görüşümüzde sıkı sıkı sarılır.

Hastalıklarımızda hemen plan yapar, annemden saklamamıza yardım eder, hastanelere taşır, makara yapar.

Birinin paraya mı ihtiyacı var, elinde ne varsa onu verir, bana kalmaz diye hiç düşünmez.

Üniversiteden sevgilisi olan eşi Zekoş'una çok düşkündür. Zekoş'ta ona tabii.
Hala aşıklardır, Zekoş içeri girdi mi
"Güneş mi doğdu ne?" der.
İdil doğduğunda ise kelimenin tam anlamıyla delirmiştir.
"Hayatımın kadını"
"Tutulmuş ay parçam"
"En sevdiğim esmer kadın"
"Seviyorum ulen! Hastayım ulen!Aşığım ulen"
İdil'i severken kullandığı kelimelerdir.

Yazları koşa koşa Gökçeada'ya gider ve 2 ay kalır, arar telefonla ve "En çok kızımı özledim, sizi hiç özlemedim" der.

Hasta GS'lidir. İdil'e forma alır ve bir gün maça onunla gidip FB'ye küfrettirmek hayaliyle yaşar.

Çok tepegözdür, habire düşer ve ayağını incitir. Çünkü hep telaşlıdır, hep bir yerlere yetişmeye çalışır.

Çok organize tiptir. Bir yere mi gidilecek, planlar, şu saate kalkıcaz, şu saatte giyinicez, şu saatte çıkıcaz, şuraya gidicez, şu kadar saat gezecez der ve hiç planlarına uyulmaz. Ama o hiç kızmaz, seve seve eşlik eder bize.

Kadınlar gününde şoförlüğü hiç mızıldanmadan üstlenir, bizi taşır, birlikte sohbete katılır.

Bir yeri beğendiyse tüm aileyi annemi-bizi-ablamları götürmek ister. Kalabalık aile ortamlarına bayılır. Amcamları ölmeden gezdireyim diye alır götürür, gezdirir.

Vicdanı çok yumuşaktır. Hemen acır, hemen üzülür, hemen yardım etmek ister.

Birlikte bir yere gidildiyse
"15 dakika sonra kalkalım" der ve hep birlikte kalkarız.

Çabuk sıkılır, sadece uyumaktan sıkılmaz.

Telaşlıdır, acelecidir, aklına birşey koydu mu hemen yapmak ister.

Derviş'in hep anlattığı bir anısı da şudur;
Abim "Şeyi şey ettin mi Zekoş"
Zekoş "Ettim ettim"
Derviş "Allah aşkına ne dedi Zekoş?"
Zekoş "Anahtarı aldın mı dedi, aldım dedim"
Derviş "Vallaha mı?"
Abim "Evet onu sordum"
Derviş "Helal size!"

Din konusunda her konuyu danışırız kendisine, bu yüzden ablamla ikisi birbirine "hacım" diye takılırlar. En büyük hayalimiz 3 kardeş ve Zekoş'umuzla hacca gitmektir. Umarım Allah bize gençken bunu yaşatır.

Derviş'in Lübnan'dan gelen Ermeni arkadaşları ile Fenerbahçe'de çay içerken abimler bize rastladılar ve arkadaşlar abime BAYILDILAR. Şimdi habire abimi de Lübnan'a getirmemizi istiyorlar. Hollandalı bile halen abimi sorar. Abim onu kırıkda olsa mükemmel ingilizcesiyle çok güzel ağırlamıştır.

Annem ASLA doğum günlerimizi hatırlamaz. Abimde her sene
"Bekliycem! Eğer 9'a kadar aradın, aradın. Aramadın çok pis küfredicem. Doğur doğur sokağa at" diye annemle dalga geçer.

Kilo konusunda anne-abim-ben aynı kulvarda olmamıza rağmen annem abimle-bana
"Sizi gördükçe afiyetim kaçıyor, ilerimden korkuyorum" der ve bizi gülme krizine sokar.

CANIM ABİM, DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN, NİCE YILLAR SAĞLIKLA BAŞIMIZDA KAL! SENİ HEPİMİZ DELİ GİBİ SEVİYORUZ. UZUN, SAĞLIKLI, BOL NEŞELİ, ÇOK KAZANÇLI, TORUN TORBALI, GÜNEŞİN ZEKOŞ'UN VE EVLATLARINLA- ARTIK 2 TANE-BERABER YAŞAYACAĞIN SEVGİ DOLU NİCE SENELERİN OLSUN!

O çok sevdiğimiz gülüşün, çın çın kahkahan hiç solmasın

Akşama öpecez seni.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Çekirdek aileye karşıyım!

Baştan uyarayım uzun olacak, sıkılan okumasın.

Büyüklerle büyüyen çocukların çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Büyükler insana çok farklı bir bakış açısı ve sınırsız hayal gücü, sonsuz şefkat ve sabır öğretir. Bunlarda tam bir çocuğun yetişirken ihtiyaç duyacağı şeylerdir. Çekirdek aile iyi hoş ama anneanneli-babaanneli-dedeli bir hayatın çocuğa katabileceği o kadar fazla artı var ki.

Yazarken bir yandan da Zeki Müren dinliyorum ve efkarlanıyorum. Aklıma çocukluk günlerim geliyor. Annem-babam sanırım çok musiki severmiş, hepimizi eski şarkıları biliriz ve severiz.
Annem 7 kardeş, babam 6 kardeşti. Yazları 3 katlı olduğu için daha müsait olan anneannemin evine giderdik. Annemin kardeşlerinin hepsinin en az 2 çocuğu vardı. Hepimiz de yazın oraya doluşurduk. Yaş aralığımız da epey azdı.
O 3 katlı evde her zaman istisnasız 20-25 kişi olurdu, bunların temiz bir 10-15'i çocuktu.
Şimdi kendinizi öyle bir evde düşünün bakalım, delirir misiniz?


TV yok. Çocuklar bütün gün sokakta.
Evin yanında bahçe vardı, anneannem burda sebze yetiştirirdi, meyveler köydeki muhtelif bağlarda yetiştirildiğinden evdeki bahçede meyve olmazdı.
Evin arkasında kümesler ve ahır vardı.
Evin arkası tepeydi ve tepenin başlangıcından evvel çamaşırhane ve yalak vardı. O çamaşır hanede mısır haşlanır, kazanlarla çamaşır yıkanır, iki lafın beli kırılır, çamaşırhanenin üstünden yalağa elma atma yarışmaları yapılırdı.
Çocuklar için bulunmaz nimet! Bütün gün deli gibi ordan oraya koşardık, düşerdik, ağlardık, bahçeyi didiklerdik, kümese dalardık, ahıra girer inekleri taciz ederdik. Tepedeki üzüm ağaçlarının ve fındık ağaçlarının altında saklambaç oynardık. Gece yarısı saklambaç oynadığımız çok olurdu, babam bizi sokaktan zor toplardı.
Gece yatmadan evvel orta kattaki sedirin olduğu girişte ahşap merdiven korkuluklarının arkalarına dizilir büyüklerin sohbetini dinlerdik. Tadına doyulmaz günlermiş..
Annemin babası, adı Davut olmasına rağmen herkesin "Hacıbaba" dediği dedem, pek bir sertti. Kız torunların çarşıda kahvenin önünden geçmesi, kısa kollu giymesi, kısa etekli gezmesi yasaktı. 5 vakit namaza çarşıdaki camiye gider, evin önünde veya eve çok yakın olan Sakarya nehrinin üstündeki köprüde nöbet tutan torunlardan biri "Hacıbaba geliyor" diye bağırana kadar biz o yokken evde kudururduk.
Hacıbaba radyoyu bile sevmezdi, nadiren açtırırdı. O gidince ilk iş radyo açılırdı.
Ölümünden evvel 1-2 sene kadar bizde kaldı. O dönemde bende üniversite sınavına hazırlanıyordum ama kursa falan gitmiyordum, evde test çözüyordum. Hacıbaba, o sert adam artık yaşlılıktan ve şekerden muzdarip, ne versen onu yiyordu, pamuk gibiydi.
Gelen gidene yapılan böreklerden-keklerden yemek isterdi. Annem
"Baba bunlar sana dokunur, yeme. Ben sana galete- tuzsuz peynir vereyim" derdi.
Uykusu gelirdi, gözü kapanırdı. Annem "Baba sen bi yat uyu" derdi, o da uysal uysal
"Peki, uyuyayım" derdi.
Beni komşunun kızı zannederdi ve anneme "Ne arıyor bu kız hala burda? Anası-babası merak etmiyor mu?" diye sorardı. Annemde "Gider birazdan" derdi. Odadan çıkıp geldiğimde benim orda olduğumu unuturdu.
Onu annemle beraber yıkıyorduk. Banyosu bitince annem onun sakallarını tarardı, bende öpüp "sıhhatler olsun" derdim. Ağlardı o zaman.
Canım ya!
Bir keresinde Lady Diana'nın düğününü seyrediyorduk tv'den. Hacıbaba atlara bayılmıştı ve habire
"Hay maaşallah! " deyip durmuştu.
Her sabah namaza kalkar ve yukarıda odada yatan bizi bastonla tavana vurup uyandırırdı.
"Haden namaza" derdi. Sanki namaz mı kılardık, kılmazdık tabii ki ama o birlik duygusu önemliydi. Hep birlikte kahvaltı sofrasına, yemeğe oturulurdu.
Laz şivesiyle isimlerimizi söylemeye çalışırdı, ablam ve abiminkini beğenmezdi
"Culuz, Curbuz (Gülyüz-Gürbüz)! Haçen ne biçim isimler kodunuz bunlara!" diye söylenirdi.
Yemekte eğer kaşığı çok doldurduysak
"Az ko kaşığına" diye uyarırdı.
Yaşlılığından ise annem elinden tutardı ve birlikte sallana sallana tuvalete giderlerdi.
"Kuğu gölü balesi yapıyorlar" diye gülerdik babamla...
Anneannem ve babaannem ben küçükken öldüklerinden pek hatırlamıyorum.
Babaanneminin ailesinin çok varlıklı olduğunu, onlarından Gürcü olduğunu, babaannemin siroz hastası olduğunu,kendi aralarında Gürcüce konuştuklarını, ailesinden kalan 2 ferman olduğunu biliyorum. Babam en çok annesini severdi, ölene kadar babaannemin resmini cüzdanında taşıdı, ölümüne 1 hafta kala sürekli "anne-anne" diye onu sayıkladı ve ölünce vasiyeti doğrultusunda annesinin üzerine gömüldü.
Anneannem ise Rum dönmesiydi. Babası zengin bir ipek fabrikası sahibiymiş. 10-11 yaşlarında Türk Çeteciler onların köyüne saldırdığında annesi lohusa olduğundan kaçamamış, anneanneme biraz para ve sedef bir tarak vermiş. Anneannemin saçları çok güzel ve upuzunmuş, bitlenmesin diye tararsın demiş. Anneannem, kardeşleri ve diğer Rum çocuklar samanların altına saklana saklana kaçmışlar. Sonra dedemin babası ve başkaları onları bulmuş ve aralarında paylaşmışlar. Anneannemin saçları güzel diye dedemin babası onu eve almış, müslüman yapmış ve oğluyla evlendirmiş. Benim hatırladığım zamanlarında kalp hastasıydı ve dedem onun üstüne titrerdi. Bahçeye mükemmel çiçekler eker ve bakardı anneannem. Orta kat balkonundan çiçeklerini kollar, eğer biz çiçeklere birşey yaptıysak ordan bize bağırır ve dedeme şikayet ederdi.
"... p.jleriyle ... p.jleri çiçeklerimi yoldu Hacı" diye.
Babamın babası da ayrı bir alemdi. 7-8 yıl beraber yaşadık. Pek huysuzdu rahmetli. Abimle ikisi aynı odada kalırdı. Çarşıdan peynir alır, pencerenin dış pervazına saklardı bize yedirmemek için. Bir kez bizi sevip okşadığını hatırlamam ya da bir kuruş çıkarıp verdiğini. Eve gelen komşuları, misafirleri istemezdi. Ne çok gelen giden var diye söylenirdi.
Sonra emekli olup Sapanca'ya yerleşen amcamın peşine takılıp oraya taşındı. Birkaç akrabası da vardı orda zaten ve Sapanca'da öldü. O yüzden onla ilgili anımlarımda fazla yok. Sadece garip garip aletler yaptığını, hiç birininde çalışmadığını hatırlarım. Yanlız yaşadığı zamanlarda abimle ablamın evini temizlemeye gittiğini, yemek götürdüklerini, onunsa bize artık nasıl pişirdiyse pasta kıvamında olan tarhana çorbası yedirmeye çalıştığını hatırlıyorum. Kimseye muhtaç olmamak için burnu yere düşse de almayan biriydi. Büyüdüğümüzde onun çok sıkıntılı bir hayatı olduğunu öğrendim. Osmanlı-Rus savaşı sırasında Batum'dan yürüyerek göç ettiği, yanağının savaştan armağan bir şarapnelle parçalanmış olduğunu, geceleri yürüyüp gündüzleri ahırlara saklanarak Adapazarı'na geldiğini, bir kez bir İstanbul hanımıyla evlendiğini, ondan bir kızı olduğunu, o kızın çocuklarıyla babamların sürekli görüştüğünü, tütün memurluğu yaptığını, dönemin az sayıda lise mezunundan biri olduğunu vs çok sonra öğrendim. O yüzden kimseyi yargılamadan önce geçmişte ne yaşadığını bilmek gerekiyormuş.

Keşke şu yaşımda başımızda sağ olsalardı, kimbilir bize neler anlatırlardı?


Büyükler adamın başına bir hazine! Şimdi anlıyormusunuz başında büyüklerle büyüyen çocukların neden çok şanslı olduğunu?

Tabii kızımda bu yönden azda olsa şanslı. Her iki dedesi de rahmetli olduğundan ve babaannesi de Adana'da yaşadığından sadece anneanneyle büyüyor. Annemden eski terimleri öğreniyor. örneğin "kesenize bereket", "elinize sağlık", "sıhhatler olsun" vs.

Annemden su isterse annem suyu vermeden sorar.

"Ne diycektin kızım?"

İdil

"Suyunuzdan içebilir miyim?"

Annem

"Tabii ki efendim"

İzle izle gül yani. Çocukluğumuzda terör estiren o kadın bildiğin pamuk helva!!

Umarım bu şansı UZUN yıllar devam eder de anacım başımızda sağ ve sağlıklı kalır.


Babam yaşasaydı ondan da çok şey öğrenirdi kızım. Mesela babam çok hoşgörülü ve toleranslı bir adamdı.

Ben bekarken amcamın kızı ve diğer arkadaşlarımla ziv ziv gezerdim, rahmetli babamda eh tabii yaşım kemale ermişti o yüzden bana güvenirdi ve gece gezmelerine izin verirdi.

Günlerden bir gün eniştem annesinin yanına yazlığa gitti ve ablamda bir sebepten onunla gidemedi. Biz hemen bekar hayatı hiç yaşamayan ablamı ortamlara akıtmaya karar verdik. Artık nerelere gittiysek gecenin 3-4'ü gibi bir saate eve geldik. Kapıyı anahtarla açarkende o kadar makara yapmışız ki babam uyandı. Üstünde atleti, kafasında saçları havaya kalkmasın diye giydiği namaz takkesi, kapıya dikildi ve gayet neşeli bir sesle

"Ooo, sefalar getirdiniz hanımlar. Mumu nerde söndürdünüz bakalım" dedi.
Biz iyice koptuk tabii.

O dönem yeni moda olan chat sayesinden tanıştığım Hollandalı biriyle aramızda şimdinin moda tabiri ile "elektriklenme" olduğunda ve adamcağız Türkiye'ye beni görmeye geldiğinde bizim evde kalmasına izin vermişti. Böylece onu daha iyi tanırız demişti. Şimdi bile buna hoşgörü gösterecek baba azdır sanırım.

Sigara içtiğimi (o zamanlar) şöyle öğrenmişti.

Üniversite yıllarında eniştemin bir arkadaşının spor malzemeleri satan dükkanında tezgahtarlık yapıyordum. Babamda benim bulunduğum yere yakın bir apartmanın dışardan yöneticiliğini yapıyordu. Bir kış akşamı abimlerin oğlu yeni doğduğu sırada o akşam abimlere gideceğimizi haber vermek için dükkana gelmişti. Vakit akşam olduğundan hava karanlıktı ve ben kapı açılınca içeri giren babamı görür görmez sigarayı küllüğe bırakıp küllüğüde aşağıda rafa indirdim.

"Akşam durakta buluşalım, abinlere gidicez" dedi.

Hiç sesimi çıkarmadan başımı salladım, ağzımdan burnumdan dumanlar çıkıyordu.

Sonra akşam buluştuğumuzda sigara içtiğim için ne kadar üzüldüğünü söyledi, babalık hakkımı helal etmem dedi ve içmememi istedi. Tabii içtim. Yanında içmezdim ama içtiğimi bilirdi. Bir dönem Gökçeada'dan abimle arsa almıştık o dönem tüm Gökçeada Sultan Mehmet Han mı ne öyle bir vakıfa ait göründüğünden arsa alan bu vakfa mahkeme açıyordu ki tapuyu kendi adına çıkartabilsin diye. Davalar tabii uzun sürdüğünden bazen ben babamla bazen abim tek başına giderdi. Yine bir kış günü babamla mahkemeye gittik. Ben pansiyonun dışında sigara içiyordum, dışarısı buz gibiydi.

"Gel içerde iç, sanki bilmiyorum içtiğini! Yoksa zatüree olup öleceksin" dedi babam ve o günden sonra ölene kadar sülalede bir tek ben babamın yanında sigara içen kız evlat oldum. Derviş bile babasının yanında sigara içemezken ben fosur fosur içerdim.

Kadir gecesi aramızdan ayrılan can Funda'nın acısı çok taze henüz. Şimdi O'na her hatıra acı geliyor, ağlatıyor ama aradan zaman geçince aynı benim gibi olacak. Hep iyi haliyle hatırlayacak, hep güldükleri olaylar gelecek gözünün önüne, rüyalarında hep orta yaşı az geçmiş halini görecek, hiç yaşlı ve hasta halini görmeyecek. Hatırladığı komik hatıralar onu gülümsetecek, canı yanmayacak hatırladıkça, sadece özlemi daha bir artacak...

Zaman böyle bir ilaç işte. Eğer işe yaramasaydı, derdine merhem olmasaydı, yürek yangınını küllendirmeseydi hiç kimse yaşayamazdı.

Foto mu? Doğum günü için sipariş verdiği ve benim de aldığım (daha 2 ay var!) ve sabredemeyip verdiğim hediyesi Ariel kostümü içinde "Çakma" Ariel İdil.

1 Ekim 2010 Cuma

Gece bezi de BİTTİ!

Çok şükür o da bitti! Tüm vırvırcılara, çok bilenlere, tecrübelilere inat, azimle bekledik, biraz daha zaman geçsin, sabahları 5 okka ç.ş dolu bezi biraz az dolsun vs dedik.
Az dolmadı bezler ama büyük bir alez aldık, zaten kendi yatağında 2 alez var ama Deida ille yattığından Deida'nın yatağına Alez lazımdı. Onu da aldık ve evvelsi gece ilk bezsiz denememizi yaptık.
Yemekte bu gece artık ona bez bağlamayacağımızı, çünkü büyüdüğünü söyledik.
Her bilmediği şeyde olduğu gibi bunu da istemedi, şiddetle karşı çıktı, ille de bez istedi.
Her zaman kurtarıcımız olan
"Okula gitmek için büyük kızların bezlenmemesi gerektiği"
"Poposuna uygun bezin artık kalmadığı"
"Rima ve İrem'in de bez takmadığı"
savlarını ileri sürdük. Pek ikna olmasa da en azından bez ısrarı bitti.
Gece yatarken anneanneye ve babaya "İdil artık büyük kız oldu, bakın artık gece bez takmadan yatacak" dedik.
Pijama giyerken "bez" diye biraz mırın kırın etse de bez bağlamadık.
"Ayyy ne güzel oldu bak Deida'sı, aynı bizim gibi k.lotla yatıyor artık İdillll" diye gaza getirdik.
Gece 23.00 ve 01.00'da Deida onu uyandırmadan tuvalete otutturdu ve ç.şini yaptırdı ve tataaaa sabah büyük haber!
KAZASIZ GECE!
Dün gece ise hiç itirazsız k.lotla yatış, yaklaşık aynı saatlerde 2 kez tuvalete kaldırış ve TATAAAA 2.KAZASIZ GECE!
Tabii bunlar ödülsüz olmaz di mi?
Ödüller mi?
Sırayla verilmek üzere prensesli tüylü kalemler-boya kalemleri-simli kalemler- 3 yeni kitap.
Dün gece elinde prensesli kalemleri,
üstünde prensesli geceliğiyle kara kuzum pek bir prensesti:)D

Unutmadan geçen gün boğazımda bir düğüm yapan diyaloğu da yazalım.
Efendim bizim İdil'in telefon gevezeliklerini kısa kesmek, işe gitme için söylenen tek laf
"Amca kızar" olur.
Patronumuzu amca diye biliyor.
Ne zaman "İşe gitme" diye mızıldansa "Amca kızar" derim.
Bazen "Ara amcayı, işe gelmiycem de" der.
Haftasonunda "Bugün tatil mi? Amcaya ne dedin? " diye sorar.

Geçen akşamlardan birinde yatarken "Yarın işe gitme" mızıldanması biraz uzun sürünce her zamanki gibi
"Yarın ben amcayı arayayım, işe gelmeyeceğim diyeyim. Bakalım ne diycek" dedim.
"Hayır şimdi ara" diye ağladı.
Üzülmesin diye "Git o zaman ev telefonunu getir" dedim, koşa koşa getirdi.
Güya telefonu tuşladım, bekledim, karşıma biri çıktı ve gayet ciddi şekilde
"İyi akşamlar. Ben Ayşen, .... Bey'le görüşebilir miyim?" dedim.
Tam yanımda heyecanla beni dinliyordu, gözümün içine bakıyordu, bende ona bakarak konuşuyordum.
Güya ... Bey telefona geldi.
"İyi akşamlar... Bey, Ayşen ben. Rahatsız ettim bu saatte, kusura bakmayın.Yarın işe gelemeyeceğim, onu haber vermek için aradım" dedim.
Yüzündeki mutluluğu, aydınlanmayı tarif edemem!
Sonra ... Bey bana kızmış oldu.
"Peki, yarın sabah ararım o zaman, iyi akşamlar" deyip telefonu kapatıyorum.
İdil'e dönüp
"Çok kızdı bana. Bu saatte aranır mı dedi. Yarın sabah arayacakmışım" dedim.
O gece öylece ağlamadan uyudu.
Bir kaç gece sonra sofrada yemek yerken gidip ev telefonunu aldı ve
"Amca, ben İdil, annemin işe gelmesine izin veremem. Çünkü o benim çok sevdiğim bir annem! İyi akşamlar" dedi ve telefonu gidip yerine bıraktı.
"Ben izin aldım amcadan, sen yarın gitme işe" dedi:)D
Numaradan aradığımın farkında olup gene de hayal gücünü bu şekilde kullanmasından mı, yoksa o "çok sevdiğim bir annem" lafından mı boğazıma bir yumru oturdu...
Biliyor ki annesininde en çok istediği şey evde oturup onunla birlikte olmak ama zalim şartlar....
Bu gadget'ta bir hata oluştu